MULTİ KÜLTÜREL MUTFAK
BECA multi-kültürel mutfak dediğimiz, çok yerinde ve uzun süredir ihtiyaç duyulan bir alanı sahipleniyor. Multi-kültürel mutfak demek dünyadaki ülkelerin öz mutfaklarını, en doğru tarif, en doğru ürün ve en doğru sunumla paylaşmak demek.

Sene 2021.
Böyle ruhumda büyük bir boşluk, içim içimden sıkılıyor, tatsız tuzsuz kabaklı diyet yemeği gibi içimi bomboş hissediyorum.
Kendime de faydam yok, kimselere de.
Türkiye’de yaşadığım son yıllarda içimdeki gastronomi aşkı ölmüş, hem de bu ölüş öyle Mozart’ın Lacrismosa’sı gibi romantik ya da gladyatör Maximus’unki gibi cüretkar bir ölüm değil, Meryem Uzerli’nin tükenmişliği gibi dümdüz bir sendrom şeklinde…
Peşine düştüğüm tüm yeni bilgiler, yeni tatlar, ürünler, tedarikçiler, mekanlar, şefler falan filan her şeye olan inancımı kaybetmiştim.
2 sene süren pandemi dönemi, öncesinde türeyen uçsuz bucaksız lokmacı furyası, berisinde üreyen nargile-kafe/steak-house kültürü de bunun tuzu biberi olmuş.
Sonra bir gün, yine yağsız tuzsuz kabak gibi bomboş denize dalmışım uzaklara sığınıyorum, ağustosun ortaları gün batımı, telefonum çalıyor.
Böylece BECA günleri başlıyor.
BECA Akaretler’deki eski Tribeca’nın orada konumlanıyor, keza adını da buradan alıyor. İlk amacımız senelerin kıymetli müdavimliğini, buradaki mahalle ruhunu korumak oluyor. Ekimde inşaata başlıyoruz ve martın 19’una kadar geceli gündüzlü bir ekip çalışmasının içinden geçiyoruz.
Mekanın tüm zeminine o terra cota rengi taşların teker teker yerleştirildiği günü hatırlıyorum, onca ince detaya bakıp bu resmen delilik demiştim.
Tüm bunlar bittiğindeyse şeytanın neden detaylarda gizli olduğunu anlıyorum…
BECA’nın çok net bir varoluş amacı var; yaratıcı ruhları beslemek için kreatif bir alan yaratmak.
Ve bu yaratmak istediğimiz mabette sağlam bir donanım, samimi bir ortak kültür, bir yaşama sanatı oluşturmayı seviyoruz.
Düşünsenize, bilgisayarınızı aldığınız gibi evden çıkıyorsunuz, koltukların arasına gömüldüğünüz anda sağ tarafınızda bir müzisyenle sohbete başlayıp, sol tarafınızda fintech’in en genç girişimcilerinden birinden tüyolar alıyorsunuz.
BECA’ya çekmek istediğimiz enerji alanını anladıysanız biraz mutfağa geçmek istiyorum.
Yazının başında hatırlıyor musunuz size gastro-depresyonumdan bahsetmiştim.
Bunun muhtemel nedeni yurtdışında yaşadığım 5 senelik bir yeme-içme zamanından sonra İstanbul’un bana bu konuda çok cesaretsiz ve deneyimsiz gelmesiydi.
Neyse ki hayatıma BECA girdi.
Nitekim BECA multi-kültürel mutfak dediğimiz, çok yerinde ve uzun süredir ihtiyaç duyulan bir alanı sahipleniyor.
Multi-kültürel mutfak demek dünyadaki ülkelerin öz mutfaklarını, en doğru tarif, en doğru ürün ve en doğru sunumla paylaşmak demek. Keza mutfağa ilk girdiğimizde beyin fırtınasında dönen onlarca fotoğrafı, reçeteyi en ince detayına kadar çalışmamızı
Bahadır…
Uzun süreli arkadaşım, eski iş ortağım, hayatımın birçok rotasının kesiştiği Bahadır Gürceer…
Direkt konuya giriyor ve bana hayal projesinden bahsediyor; konuşmayı mot-a-mot hatırlayamasam da anahtar kelimleri anımsıyorum: “şık ama rahat bir yeme-içme deneyimi, hayata yaratıcı bakan insanlar, yeni deneyimlere açık vizyonlar ve kreatif enstüti açığını kapayan bir marka.”
Lafı çok dolandırmadan birlikte çalışmak istediğini söylüyor.
Çok düşünmeden hatta sorgusuz sualsiz diyecek kadar ani evet diyorum, evet işte bu, ve sanki “bıraktığımız yerden” bir maceraya başlıyoruz.
Hikayeyi burada ‘pause’a alıyorum, ve size biraz Bahadır’dan bahsetmek istiyorum.
Bahadır -ya da arkadaşlarının ona seslenmesiyle Baho- uzun süredir bu sektörün en has insanlarından bir tanesi.
Neden mi?
Çünkü Bahadır sadece bir iş yapmıyor, Bahadır, o iş oluyor.
Tam da olması gerektiği gibi.
Nasıl mı?
Bahadır mevcut bulunduğu projede, yerde, evde, hatta birkaç saatliğine onunla dışarı çıksanız bile kafasını yukarı kaldırıyor ve dünyaya bakıyor.
O, müthiş bir gözlemci.
Gözlemciliği bitmek bilmeyen öğrenme merakından ve estetiğe karşı olan hassas duyularından kaynaklanıyor.
Bir gün dükkan henüz açılmamış, BECA’nın üst katında oturuyoruz.
Bir anda ona “Yaptığın mesleği yapmasaydın, ne olurdun?” diyorum.
“Eski sanatçılar gibi iyi bir oyuncu olurdum” diyor.
Ve biliyor musunuz, olurdu da…
Bu cevap çok hoşuma gidiyor çünkü bu sorunun cevabı birçok insanın aklına bu kadar hızlı düşmez, hatta hayatını sorgulamayanlar “ben kendimi şu an yaptığım işten başka bir yerde göremiyorum, ben işime aşığım” gibi afili laflar atar.
Ancak Bahadır düşünür -yani en azından benim onu gözlemlediğim kadarıyla- düşünür, çünkü onda Amerikalıların söylediği gibi “make the best of it” ideolojisi var. Olduğu nokta her neresi, ne zaman ve ne şekilde olur olsun o fırsattan yararlanmak, keşfe çıkmak, tazelenmek ve bu deneyimden keyif almak ister.
İşte tam da bu noktada da biz birleşiyoruz.
Ve işte tam da bu yüzden ben o 6 dakikalık telefon konuşmasından sonra Bahadır’a tüm inancımla hiç sekmeden, tereddüt etmeden “tamam” diyorum.
hatırlıyorum. Bu hummalı çalışmanın sonucunda ortaya iyi bir İtalyan istediğinizde Napoli usulü bir pizza, trüflü kuşkonmazlı bir makarna ya da vejetaryenleri de unutturmayan tartare di pomodoru çıktı. Asya tarafında -ki bu hem Kuzey hem Güney Asya’yı kapsıyor- Tay mutfağının yam nua salatası, spring roll’u ya da Japon mutfağının orkinos sashimisi, et tatakisi, somon sashimisi var. Diğer yandan ABD mutfağının belki de en sevilen çıtır tavuğu, orijinal bir Sezar salatası da menüde en iyi yorumlarıyla mevcut.
Hal böyle olunca, hem tat algımızın aç olduğu mutfakları deneyimleyebiliyorsunuz, hem de hiç sıkılmadan defalarca gelseniz bile farklı yemek kombinasyonları yaratabiliyorsunuz.
Kokteyl tarafındaysa tamamen klasik ve signature’lardan ilerliyoruz. Yenilikçi miksolojiye, lokal ürüne ve iyi sunumlamaya öncelik veriyoruz. Mutfak ve bar sürekli birbiriyle konuşuyor. Hedefimiz yeme-içme deneyimini holistik olarak sahiplenmek, çok yönlü olarak.
Ambiyansa gelecek olursam BECA, ülke genelinde görebileceğiniz en ergonomik oturumlardan birine sahip. İnsanın hem fiziksel hem de psikolojik ihtiyaçlarını uyum halinde birleştiriyor.
Bahçenin bir tarafı sizi daha şık bir yemeğe davet ederken, diğer tarafı yuvarlak mini bistro masalarıyla daha hafif bir ortamda hissetmenizi sağlıyor. Salonun en göz alıcı noktasında büyük, kullanımı rahat bir bar ve tüm misafirlerin tiyatro oynunu izlediği gibi izleyebileceği açık bir mutfak deneyimi var.
İç kısımda bir de Living-Room bölümü var; burada büyük bir şömine, rahat koltuklar, çoklu oturum söz konusu. İçeri girdiğinizde gerçek anlamda evinizin oturma odası gibi hissediyorsunuz.
En üst katta da özel eventler için dizayn ettiğimiz, aynı zamanda podcast/ses stüdyosu olarak kullandığımız bir oda var. Bu odanın kendine özel terası ve kesinlikle kendine has bir havası.
Tüm bu satırlarda okuduğunuz gibi BECA renkli, hevesli ve kıymetli.
Dopdolu ve sabırsız.
İnsana, hayvana, çocuğa, gıdaya, müthiş önem veren bir işletme.
Yaratmaya, öğrenmeye, anlamaya, anlam kazandırmaya, keşfetmeye tamamen açık, kapıları hep açık, haftanın 7 günü, sabah kahvaltıdan akşam yemeğine kadar sizin için yaratılan bir “kale”.
Sizin ve bizim kalemiz.
Kendinizi asla yalnız hissetmeyeceğiniz, katlanarak arttığınız, siz arttıkça bizim de artacağımız bir deneyim dünyası burası.
Olur da yolunuz düşerse demiyorum - yolunuz BECA’ya mutlaka düşsün ve tek bir insanın hayaliyle başlayan bu muazzam enerjinin nelere kadir olacağını gelip tüm duyularınızla yaşayın.
Dünyamıza hoşgeldin BECA.
Sana her şeyden çok ihtiyacımız vardı…

Yorum yapmak için giriş yapmanız gerekiyor.

Yorumlar (0)
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!